Müslüm Abacıoğlu
Köşe Yazarı
Müslüm Abacıoğlu
 

İngilizlerin İslam Düşmanlığı (3)

Muhterem Kardeşlerim… İngiliz casusu Hempher, itiraflarına şöyle devam ediyor;   - Türkçe ve Arapça ile Kur'anı ve Ahkam-ı İslamiyeyi çok iyi öğrenmiştim. Fakat, Bakanlığa Osmanlı Devletinin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamayı başaramamıştım. İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de, “Önceki vazifem dil ile Kur’an ve İslamiyet’i öğrenmekti. Bunun haricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memnun edeceğim” dedim. Sekreter, “Elbette başarılısın ancak birinci olmanı isterdim” dedi ve şöyle devam etti: “Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir: 1- Müslümanların zayıf noktaları ile, onların vücutlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlayacak noktaları tespit etmektir. Zaten, düşmanı yenmenin yolu da budur. 2- Bu noktaları tespit edip, dediğimi yaptığın zaman, yani Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman en başarılı ajan olacak ve Bakanlık madalyasını kazanmış olacaksın.”   Londra’da altı ay kaldım. Amcamın kızı Maria ile evlendim. O zaman ben 22, o ise 23 yaşındaydı. Maria hamile iken Irak’a gitmem için emir geldi. Çocuğumun dünyaya gelmesini beklerken, bu emrin gelmesi beni üzdü. Fakat, vatanıma verdiğim önem, kocalık ve babalık hislerimin üstündeydi. Bunun için, hiç tereddüt etmeden emri kabul ettim. Vedalaştığımız gün ikimiz de çok ağladık. Az daha seferi iptal ediyordum. Fakat, hislerime hakim olmayı bildim. Onunla vedalaştım ve son talimatları almak üzere, Bakanlık binasına gittim.   Altı ay sonra, kendimi Irak’ın Basra şehrinde buldum. Basra’da, Arap, Fars ve biraz da Hıristiyan vardı.   Bir gün, Sömürgeler Bakanlığında Sünni ve Şii ihtilafından söz ettim, “Müslümanlar, hayattan bir şey anlasalar, aralarındaki Şii-Sünni ihtilafını kaldırır ve birleşirler” dedim. Biri, hemen sözümü keserek, “Senin vazifen bu ihtilafı körüklemektir. Müslümanların nasıl birleşeceğini düşünmek değildir” dedi.   Sekreter, Irak seferine çıkmadan önce, bana dedi ki: “Hempher, bu sefer vazifen, bu ihtilafları iyice tanımak ve Bakanlığa bilgi vermektir. Müslümanların arasındaki ihtilafı şiddetlendirebilirsen, İngiltere’ye en büyük hizmeti yapmış olacaksın. Biz İngilizler, refah ve saadet içinde yaşamamız için, bütün dünya devletlerinde ve sömürgelerimizde tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmanlı Devletini de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir millete nasıl hüküm edebilir? Bütün gücünle, zayıf noktaları ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmanlı Devleti ve İran, zayıf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazifen, idarecilere karşı isyana sevk etmektir! Tarih, ‘Bütün inkılapların, halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermiştir’. Müslümanların birlik beraberliği kuvvetleri dağılınca, onları rahatça imha ederiz.”   Muhammed’in Peygamberliği hususunda hakikate varabilmek için, daima inceleme ve araştırma yapıyordum. Bir kere, merakımı Londra’da papazın birine açtım. Taassup ve inat ile konuştu. İkna edici bir cevap da vermedi.   Müslümanlar, “Hazret-i Muhammed’in Peygamberliğinin delili çoktur. Bunlardan biri Kur’andır” derler. Kur’anı okudum, hakikaten çok yüce bir kitaptır. Hatta, Tevrat’tan ve İncil’den daha yüksektir. Zira içinde düsturlar, nizamlar, ahlakiyat v.s. vardır.   Muhammed Peygamber gibi okumamış, yazmamış bir zatın, böyle yüce bir kitabı nasıl bıraktığına hayret ediyorum. Çok okumuş, seyahat etmiş bir adamın dahi sahip olamadığı bilgi, zeka ve bir şahsiyete nasıl malik olabilmişti? Acaba bunlar, onun Peygamberliğinin delilleri miydi?   Basra’ya varınca, bir camiye yerleştim. Caminin İmamı Şeyh Ömer Tai isimli, Arap asıllı Sünni bir zattı. Ama benden şüphelenip, beni sorguya çekti. Bu tehlikeli sohbetten kendimi şöyle kurtardım: “Ben Türkiyeliyim, Iğdırlıyım, İstanbul’daki Ahmed efendinin talebesiyim. Halid isminde bir marangozun yanında çalışıyordum” dedim ve gerekli bilgiler verdim. Birkaç cümle Türkçe de konuştum. İmam gözleriyle oradan birine işaret ederek, benim Türkçe’yi doğru konuşup konuşmadığımı sordu. O da, olumlu cevap verdi. İmamı ikna ettiğim için çok sevinmiştim. Fakat, hayal kırıklığına uğradım. Çünkü, birkaç gün sonra, anladım ki, imam efendi benden şüpheleniyor ve Türk casusu olduğumu zan ediyordu. Daha sonra, Sultan tarafından tayin edilen Vali ile, aralarında ihtilaf olduğunu öğrendim.   Şeyh Ömer efendinin camiinden uzaklaştım, orada misafir ve yabancıların kaldığı bir handa, oda kiraladım. Hanın sahibi Mürşid efendi her sabah rahatımı kaçırır, sabah ezanı okunur okunmaz, namaza kaldırmak için gelip, kapımı sert bir şekilde çalardı. Onu dinlemeye mecburdum. Ben de kalkar ve sabah namazını kılar görünürdüm.   Bir gün, Mürşid efendi, “Sen geldikten sonra, başım dertten kurtulmuyor. Ben bunu, senin uğursuzluğuna veriyorum. Zira, sen bekârsın. Bekârlık, uğursuzluktur. Ya evlen, ya da burayı terk et” dedi. Ona, evlenebilecek durumum, param yok dedim. Ahmed efendiye söylediğimi ona söyleyemedim. Zira Mürşid efendi, doğru söyleyip söylemediğimi öğrenebilmek için, soyup kontrol edebilecek biri idi.   Böyle deyince, Mürşid efendi, “‘Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir’ âyetini duymadın mı?” dedi. Şaşırıp kaldım. Sonunda dedim ki, “peki evleneyim, fakat masrafsız bir kız bulabilir misin?”   Mürşid efendi, “Ben anlamam! Receb ayının başına kadar ya evlen veya çık git” dedi. Receb’e 25 gün kalmıştı...   Allahu Teâlâ milletimizi, ülkemizi ve İslam alemini kafirlerin şerrinden muhafaza eylesin, içimizdeki imanı zayflara da akıl iz’an versin. (Amin)                                                                                          Devam Edecek…        
Ekleme Tarihi: 14 Ağustos 2021 - Cumartesi

İngilizlerin İslam Düşmanlığı (3)

Muhterem Kardeşlerim…

İngiliz casusu Hempher, itiraflarına şöyle devam ediyor;

 

- Türkçe ve Arapça ile Kur'anı ve Ahkam-ı İslamiyeyi çok iyi öğrenmiştim. Fakat, Bakanlığa Osmanlı Devletinin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamayı başaramamıştım. İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de, “Önceki vazifem dil ile Kur’an ve İslamiyet’i öğrenmekti. Bunun haricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memnun edeceğim” dedim. Sekreter, “Elbette başarılısın ancak birinci olmanı isterdim” dedi ve şöyle devam etti:

“Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir:

1- Müslümanların zayıf noktaları ile, onların vücutlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlayacak noktaları tespit etmektir. Zaten, düşmanı yenmenin yolu da budur.

2- Bu noktaları tespit edip, dediğimi yaptığın zaman, yani Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman en başarılı ajan olacak ve Bakanlık madalyasını kazanmış olacaksın.”

 

Londra’da altı ay kaldım. Amcamın kızı Maria ile evlendim. O zaman ben 22, o ise 23 yaşındaydı. Maria hamile iken Irak’a gitmem için emir geldi. Çocuğumun dünyaya gelmesini beklerken, bu emrin gelmesi beni üzdü. Fakat, vatanıma verdiğim önem, kocalık ve babalık hislerimin üstündeydi. Bunun için, hiç tereddüt etmeden emri kabul ettim. Vedalaştığımız gün ikimiz de çok ağladık. Az daha seferi iptal ediyordum. Fakat, hislerime hakim olmayı bildim. Onunla vedalaştım ve son talimatları almak üzere, Bakanlık binasına gittim.

 

Altı ay sonra, kendimi Irak’ın Basra şehrinde buldum. Basra’da, Arap, Fars ve biraz da Hıristiyan vardı.

 

Bir gün, Sömürgeler Bakanlığında Sünni ve Şii ihtilafından söz ettim, “Müslümanlar, hayattan bir şey anlasalar, aralarındaki Şii-Sünni ihtilafını kaldırır ve birleşirler” dedim. Biri, hemen sözümü keserek, “Senin vazifen bu ihtilafı körüklemektir. Müslümanların nasıl birleşeceğini düşünmek değildir” dedi.

 

Sekreter, Irak seferine çıkmadan önce, bana dedi ki:

“Hempher, bu sefer vazifen, bu ihtilafları iyice tanımak ve Bakanlığa bilgi vermektir. Müslümanların arasındaki ihtilafı şiddetlendirebilirsen, İngiltere’ye en büyük hizmeti yapmış olacaksın. Biz İngilizler, refah ve saadet içinde yaşamamız için, bütün dünya devletlerinde ve sömürgelerimizde tefrikalar çıkarmak zorundayız. Osmanlı Devletini de ancak böyle fitnelerle yıkabiliriz. Böyle olmazsa, sayıca az bir millet, sayısı çok olan bir millete nasıl hüküm edebilir? Bütün gücünle, zayıf noktaları ara bul ve oradan içeriye gir. Bilmiş ol ki, Osmanlı Devleti ve İran, zayıf devrelerini yaşıyorlar. Bunun için, senin vazifen, idarecilere karşı isyana sevk etmektir! Tarih, ‘Bütün inkılapların, halkın ayaklanmasından kaynaklandığını göstermiştir’. Müslümanların birlik beraberliği kuvvetleri dağılınca, onları rahatça imha ederiz.”

 

Muhammed’in Peygamberliği hususunda hakikate varabilmek için, daima inceleme ve araştırma yapıyordum. Bir kere, merakımı Londra’da papazın birine açtım. Taassup ve inat ile konuştu. İkna edici bir cevap da vermedi.

 

Müslümanlar, “Hazret-i Muhammed’in Peygamberliğinin delili çoktur. Bunlardan biri Kur’andır” derler. Kur’anı okudum, hakikaten çok yüce bir kitaptır. Hatta, Tevrat’tan ve İncil’den daha yüksektir. Zira içinde düsturlar, nizamlar, ahlakiyat v.s. vardır.

 

Muhammed Peygamber gibi okumamış, yazmamış bir zatın, böyle yüce bir kitabı nasıl bıraktığına hayret ediyorum. Çok okumuş, seyahat etmiş bir adamın dahi sahip olamadığı bilgi, zeka ve bir şahsiyete nasıl malik olabilmişti? Acaba bunlar, onun Peygamberliğinin delilleri miydi?

 

Basra’ya varınca, bir camiye yerleştim. Caminin İmamı Şeyh Ömer Tai isimli, Arap asıllı Sünni bir zattı. Ama benden şüphelenip, beni sorguya çekti. Bu tehlikeli sohbetten kendimi şöyle kurtardım: “Ben Türkiyeliyim, Iğdırlıyım, İstanbul’daki Ahmed efendinin talebesiyim. Halid isminde bir marangozun yanında çalışıyordum” dedim ve gerekli bilgiler verdim. Birkaç cümle Türkçe de konuştum. İmam gözleriyle oradan birine işaret ederek, benim Türkçe’yi doğru konuşup konuşmadığımı sordu. O da, olumlu cevap verdi. İmamı ikna ettiğim için çok sevinmiştim. Fakat, hayal kırıklığına uğradım. Çünkü, birkaç gün sonra, anladım ki, imam efendi benden şüpheleniyor ve Türk casusu olduğumu zan ediyordu. Daha sonra, Sultan tarafından tayin edilen Vali ile, aralarında ihtilaf olduğunu öğrendim.

 

Şeyh Ömer efendinin camiinden uzaklaştım, orada misafir ve yabancıların kaldığı bir handa, oda kiraladım. Hanın sahibi Mürşid efendi her sabah rahatımı kaçırır, sabah ezanı okunur okunmaz, namaza kaldırmak için gelip, kapımı sert bir şekilde çalardı. Onu dinlemeye mecburdum. Ben de kalkar ve sabah namazını kılar görünürdüm.

 

Bir gün, Mürşid efendi, “Sen geldikten sonra, başım dertten kurtulmuyor. Ben bunu, senin uğursuzluğuna veriyorum. Zira, sen bekârsın. Bekârlık, uğursuzluktur. Ya evlen, ya da burayı terk et” dedi. Ona, evlenebilecek durumum, param yok dedim. Ahmed efendiye söylediğimi ona söyleyemedim. Zira Mürşid efendi, doğru söyleyip söylemediğimi öğrenebilmek için, soyup kontrol edebilecek biri idi.

 

Böyle deyince, Mürşid efendi, “‘Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir’ âyetini duymadın mı?” dedi. Şaşırıp kaldım. Sonunda dedim ki, “peki evleneyim, fakat masrafsız bir kız bulabilir misin?”

 

Mürşid efendi, “Ben anlamam! Receb ayının başına kadar ya evlen veya çık git” dedi. Receb’e 25 gün kalmıştı...

 

Allahu Teâlâ milletimizi, ülkemizi ve İslam alemini kafirlerin şerrinden muhafaza eylesin, içimizdeki imanı zayflara da akıl iz’an versin. (Amin)

                                                                                         Devam Edecek…

 

 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.